Öğrenci kulüpleri araştırma sonuçları

39 üniversiteden 180 öğrenci kulüp görevlisinin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz Öğrenci Kulüpleri Araştırmasını tamamladık. Katılımcılardan; idari ve akademik, kulüp yapısı, etkinlik planlama ve tanıtım, kurumsal işbirlikleri ve sponsorluk olmak üzere dört temel konuda toplam 34 soruya yanıt aldık.

Daha önce öğrenci kulüpleri ile ilgili düşüncelerimi, yaşanılan sorunları ve fırsatları iki farklı yazıda belirtmiştim (meraklısına 1, 2). 2017 bahar dönemi sonunda, üniversitelerde gerçekleştirdiğimiz etkinlikler aracılığı ile edindiğimiz tecrübe ve bilgileri daha sağlıklı bir temele oturtmak için Öğrenci Kulüpleri Araştırması anketini yapmaya karar verdik. 

Takım ve süreç

Yukarıdaki çağrı ile süreci başlattık ve öğrenci kulüplerinde aktif ya da görevini yeni bırakmış dokuz arkadaşımız süreç boyunca destek sunacağını beyan etti. (Fatih Ayaz, Hakan Aras, Hatice Keskin, Hilal Ceran, Lütfi Töre, Mustafa Kara, Sakin Şen, Şule Yıldırım ve Yusuf Aydın). Hızla harekete geçtik ve Whatsapp üzerinden bir grup kurup, mini toplantılar ile anketimizi tasarladık, öğrenci kulüplerinde görev alan öğrencilere ulaştırdık, anket sonuçlarını yorumladık ve süreci tamamladık. Katkı sağlayan arkadaşlara buradan tekrar teşekkür ediyorum.

Hedefsiz bir yaşam ve bizden götürdükleri

Daha fazla yemek, daha fazla eğlence, daha fazla dedikodu, şikayet, kendinize haksızlık yapıldığını düşünme eğiliminiz varsa siz de hedef eksikliği çekenlerden biri olabilirsiniz…

Yoğun mutsuzluk yaşayan, umutsuzluk kaynağı olarak etrafına mutsuzluk saçan insanların ortak özelliği hedef eksikliğidir. Hedef eksikliğinden dolayı mutsuzluk kaynağı olan bu insanlar aşağıdaki sorunları şiddetli bir şekilde yaşarlar;

  1. Çalışma ve motivasyon eksikliği
  2. Günlük tüketim isteklerinin artması
  3. Şikayet ve tatminsizliğin artması
  4. Ani parlama ve asabiyet
  5. Fitne ve dedikodunun artması (başkalarını çekiştirerek mutlu olma çabaları)
  6. Kaygı ve korkunun artması
  7. Kararsızlık
  8. Zevk ve eğlenceye düşkünlüğün artması

Hedefsiz insanlar, yoğun mutsuzluklarını gidermek için geçici ve hormonlu mutluluklara yönelirler. Etkisi kısa süren bu mutluluklar birer bağımlılık olur. Zamanla da karakter… Dikkat! (yukarıdaki maddeler tanıdık geliyor mu? :) )

Eğer hedef yoksa her yeni bir gün; yaşlılar için ölüme yaklaşılan bir adım iken gençler için gelecek korkusunu tetikleyen bir zaman dilimi oluyor. Gençlerdeki gelecek korkusunu oluşturan etmenlerden biri de gelecekle ilgili belirsizliktir. Belirsizlik korku oluşturur. Aşmanın yolu ise belirsizliği ortadan kaldırmak: hedef koymak ve ulaşmak için çalışmak. 

“Gideceği limanı bilmeyene hiç bir rüzgar fayda vermez!” 
Montaigne

Hayatın tüm bileşenleri avuçlarımızın içinde değil, kabul.

Öğrenci Kulüpleri Nasıl Olmalı?

2009’dan bu yana 364 üniversite eğitim programı gerçekleştirmişiz. 2017 Bahar döneminde 24 programa 3.288 kişi katılmış. Bu dönemden yola çıkarak geneli yorumlamak, sorunları ve fırsatları paylaşmak istiyorum.

Programlarımızla ilgili çok kısa bilgi vermem gerekirse; hemen hemen tüm üniversite programlarımızı öğrenci kulüpleri ile işbirliği yaparak gerçekleştiriyoruz. Dört temel hedef gözetiyoruz: gideceğimiz üniversite, organizasyon ekibi/kulüp/topluluk, katılımcılar ve Academy için fayda sağlamak. Sıkı bir dokümantasyonumuz ve öğrenci dostu sistemimiz var. Öğrenci kulüplerini, görev alan öğrenci profillerini, yaşadıkları sorunları ve sınırları genelleme yapacak kadar iyi bildiğimizi düşünüyorum. 

Kulüpler ile her dönem ortalama 20-25 etkinlik yapan bir kurumuz. Elde ettiğimiz bilgi ve deneyimlerden yola çıkarak “Kulüp Yöneticileri Zirvesi” adında bir eğitim programı dizayn ettik. Bu yazıda bir kısmına çok kısa değinirken, eğitimde tüm detaylara dokunarak 360 derece etkin kulüp yönetiminin temellerini atıyoruz. (Ne yapılabilir diyen bir yönetici çıkarsa, taslaklarımız hazır.)

Mevcut düzende yaşanan sorunlar

  • Kulüpler,
    • Faaliyet alanlarının dışında çalışmalar yapıyorlar. Popülist hareket edebiliyorlar
    • Ne olduğu belli olmayan bir organizasyonun -isteyerek ya da istemeyerek- bir parçası olabiliyorlar.
    • Cazibesi olan bir yapıda değiller, doğru insan kaynağını çekemiyorlar, ekip kuramıyorlar.
    • İş hayatına profesyonel yetiştiremiyorlar, teoriği pratiğe dönüştürecek planlar yapamıyorlar.

“İş Arıyorum”…

Linkedin üzerinde çok fazla “İş Arıyorum” paylaşımı görüyorum son zamanlarda. Pek çok yeni mezun ya da üniversite son sınıf öğrencisi de staj/iş imkanı için mail/mesaj atıyor. Eğitimlerde paylaştığım birkaç iş/staj bulma stratejisini ve ince noktayı kaleme almak ve katkı sağlamak istedim.

Sunum Önemli

İş arıyor olmak kötü değil ancak karşınızdaki insanlarda yarattığı algı pozitif değil. Neden işsizsiniz ve linkedin hesabınızda bunu dile getirecek kadar ne gibi zorluklarla mücadele ettiniz/ediyorsunuz? “İş Arıyorum” paylaşımınızı gören iş verenler öncelikle bu soruları sizin yerinize kendileri yanıtlıyorlar. Tahmin edeceğiniz gibi olumsuz ve bol soru işaretli bir algı ile. 

Tercih edilecek konumdan çıkın, tercih edebileceğiniz iş fırsatlarını değerlendirecek konumda kendinizi sunun. “İş Tekliflerinize Açığım” başlığı daha uygun olabilir. Ya da daha yaratıcı ve seçici bir başlık da kullanabilirsiniz. Ancak kesinlikle “gözden çıkarılan, tercih edilmeyen ve edilmeyi bekleyen” algılarını yaratacak “İş Arıyorum” başlığını kullanmayın.

Elbette sunumun altını doldurmak da gerekli, sadece görüntü yeterli değil. Tercih edecek konumda olmak için belirli niteliklere de sahip olmalısınız. Yeterli deneyime, isteğe ve beceriye sahip olup, güçlü bir iş insanı profili çizmek gerekli.

İş/Staj Bulmak İçin Stratejiler

  1. Güncel ve Güçlü Profil
    Güncel bir linkedin profiliniz olsun.

Etkili sunum teknikleri [E-kitap]

Etkili konuşma, kendimizi iyi ifade etme ve dinletme; hemen hepimizin sahip olmak istediği niteliklerdir. Ancak bu niteliklere sahip olmak, dinleyici koltuğundan basit gibi görünse de; sahnede konuşmak, topluluk önünde konuşabilmek her yiğidin harcı değildir. Pek çok bileşeni içerir; bilgi, deneyim, adab-ı muaşeret kuralları, disiplin, temel iletişim becerileri, hitabet, etkin beden dili, liderlik, zaman yönetimi, öz güven olarak kısaca sıralayabiliriz. Bu sebeple; bilgi birikiminden şüphe etmediğimiz kişilerin sunumları dahi zaman zaman bizlere sıkıcı görünebiliyor.

Eğitmenlik kariyerim boyunca 400’dan fazla programda sunum yapma fırsatım oldu. İlk sunumlarım ile şimdikiler arasında önemli farklar var. Fazlaca pratik yapma, gözlemleme, teorik ile pratiği birlikte öğrenme ve uygulama imkanlarına sahip olduğum için kendimi bu alanda geliştirdim. Bu konuda öğretmen/akademisyenlerden üniversite öğrencilerine, politikacılardan şirket yöneticilerine kadar farklı kesimlere eğitim ve danışmanlıklar verdim. Gözlemlerimden ve bana gelen hatırı sayılır maillerden de yola çıkarak bu konuda temel bilgilerin eksik olduğunu düşünerek bir blog yazısı hazırlamak istedim. Ancak konunun temeli dahi 4-5 blog yazısı uzunluğunda olacağı için e-kitap formatına getirmeye karar verdim ve 3-4 günlük yazım ve tasarım çalışması sonucunda e-kitabı yayına aldım.

İlgili olduğunu düşündüğünüz kişiler ile paylaşırsanız ayrıca sevinirim.

Az çalışıp çok para kazanmak mümkün mü?

Mümkün.

OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) 2014 raporuna göre Türkiye en çok çalışan ülke. Kulağa iyi geliyor olabilir ancak çok çalışmak günümüzde pek iyi bir anlam ifade etmiyor. OECD’nin raporundaki veriler oldukça ilginç. İlk veriye (soldaki) bakarsak haftada 50 saatten fazla çalışanların oranı Türkiye’de 40.4 iken en yakınımızdaki Kolombiya’da 30.9, Güney Kore’de %23.1, İsrail’de 16.4, Almanya’da ise 8.9. 

Çok çalışıyoruz. Peki ne üretiyoruz?

Tek bir veri üzerinden analiz ve yorum yapmak yanlış olur, sonuçları üzerine kıyas yapabileceğimiz bir veri (sağdaki) daha ekleyelim: çalışılan saat başına düşen GDP (Gross Domestic Product, Gayrisafi Yurtiçi Hasıla). GDP/saat olarak kısaltacağımız bu rakamlar bir ülkenin ürettiği değerin saatlik karşılığını gösterecek. Türkiye’nin GDP/saat değeri $29, Güney Kore $32, İsrail $34, OECD ortalaması $41, Almanya $59, liste başında ise Lüksemburg $79 ile bulunuyor. Özetlediğimizde daha çok çalışarak daha az değere sahip üretim yapıyoruz.

Yüksek katma değerli üretim

Politikacıların, ekonomi yazarlarının, sanayicilerin dilinde dönen “yüksek katma değerli üretim” sözünü mutlaka duymuşsunuzdur. Hepimiz koro halinde söylüyoruz ancak “nasıl” olacağı hakkında plan, program, strateji geliştirme konusunda zayıfız. Yüksek katma değerli üretimin yaratacağı fark nedir, bunu da küçük bir örnekle paylaşalım: 

  • Singapur‘un nüfusu 5.5 Milyon, kişi başına düşen yüksek teknoloji ihracatı $26.000.

Bir şeyler yapmak zorunda mıyız?

İnsanoğlunun ilk günlerinden bugüne baktığımızda ürkütücü bir değişim yaşandığını görebiliriz. Geriye doğru baktığımızda sevimli görünse de ileriye doğru bakınca -bilgi, deneyim eksikliğinden- bu yıkıcı değişimler ürkütücü görünüyor. Bu değişimleri sağlayan kuşkusuz insanoğlunun sınırları zorlaması, merakı, azimle çalışması. 

Geçmişten bugüne, tüm insanlar bu çaba, merak içinde olmamıştır. Kimileri değişime ve gelişmeye(?) karşı direnmiş, hiçbir şey yapmamış ya da değişimin dışında kalmış, kimileri sadece izlemiş, kimileri de büyük bir şevkle çalışmış ve bugünlere erişmişiz.

İnsanoğlunun tarih boyunca bir şeyler yapma isteği bugün de devam ediyor. Bugün Mars’ta koloni kurma hayalini planlayan ve bir takvime yayan girişimlere de tanıklık ediyoruz. SpaceX şirketinin CEO’su Elon Musk, 10 yıl içerisinde Mars’a ilk insan kolonisini göndermeyi hedeflediklerini açıkladı. (Yarınlarımız ne gibi gelişmelere gebe, hayal edince ürkmüyor değilim.)

Bir tarafta izole olan ya da gelişim ve değişimi seyredenler, diğer tarafta ise değişime ve gelişime öncülük edenler. İki konumda da çok uç örnekler mevcut ve aradaki fark korkutucu. Bir şeyler yapmak ya da yapmamak…

Academy aracılığı ile kimi zaman kurumsal eğitimlerde kimi zaman da üniversitelerde seminerlerde motivasyon konuşmacısı olarak yer alıyorum. Bu programlarda katılımcılardan zaman zaman “İlla bir şeyler yapmak zorunda mıyız?

Odaklanmak

Odaklanmak; şüphesiz, başarının en temel bileşenlerinden bir tanesidir. Ancak tüm dikkati ve eforu bir noktaya vermek, maksimumu zorlamak, yazıldığı kadar basit değildir. Bir konuya/işe mental olarak konsantre olmak için zihnimizde onu en önemli noktaya getirmemiz, yaşamımızdaki diğer tüm detayları ardına sıralamamız ve onları en asgari şekilde düşünmemiz gerekmektedir. Mental yoğunluğun fiziksel aktiviteye dönüşmesi de performansımızın potansiyele yaklaşımı olacaktır. İkisi birlikte olduğunda başarı için çok önemli bir adım olan “odaklanma” gerçekleşmiş olacaktır.

Odaklanmak, kendi içinde bir zorluk barındırırken ülkemizde çok daha zor olmakta. Sebebini uzun uzun analiz edip onlarca ağır madde sıralayabiliriz ancak ben çok kısa tutacağım ve bir konuya odaklanacağım; politize olmak.

10 yıldır eğitim ve danışmanlık sektöründeyim, firmalarla, sivil toplum kuruluşları ve kamu kuruluşları ile sayısızca iş münasebetimiz oldu. İşini bir disipline dönüştüren maalesef çok az insan ile tanıştım. Çok defa politika yapan, politikacı peşinde, yerel ve sığ pencereden dünyayı, en önemlisi de işini gören insanları gözlemledim. Milyonlarca liralık yatırımların başındaki insanların bu vizyonsuzluğu beni çok üzmüştür. Keşke sadece işlerine odaklansalar ve hedeflerin ötesine geçseler. Hedefe ancak yaklaşabiliyorlar ve bu da başarı oluyor.

İş adamlarının tesadüfen karşılaştığı ortamlarda işe odaklanıp fırsat kolladıklarına çok az şahit oldum.

Gençleri kurtarma operasyonu

Böyle bir operasyon yok ancak kafayı biraz bu konulara takıp başlatmak lazım. Biz bireysel olarak çok küçük bir etki çemberine sahibiz, STK’lar zira kendi havasında. Devletin müdahalesi şart. (Eğitim, eğitim, nitelikli eğitim!)

İşim gereği fazla seyahat ediyorum, farklı bölgelerde bolca gözlem yapma fırsatım da oluyor haliyle. Eğitim için gittiğim bir şehirde farklı bir olayın içinde buldum kendimi. Şehir içi otobüse bindim. En arkada hani son kapının da arkasında kalan dar 2 kişilik koltuk vardır ya, birinde genç bir delikanlı oturuyor, yanına sıkıştım ben de. 15 dakikalık yol var önümüzde.

Çocuk biraz sancılı gibiydi, eli bandajlı, başını koyacak yer bulamıyor, nefes alışı da pek sağlıklı değil. Sordum durumunu, hastaneye gidelim dedim, “yok abi bir şeyim yok” diye yanıtladı. Sonra dökülmeye başladı;

+ Annem kalp krizi geçirdi abi, doktorlar bitkisel hayatta olduğunu söyledi. Ne demek bu tam olarak?
Annen hayata sıkı tutunmuş, bırakmamış sizi. Doktoru daha iyi anlatır ancak sizden yardım istiyor annen.
+ Ne yardımı istiyor, ne istiyorsa yapalım, ne istiyor neden söylemiyorlar bize madem?
İlgi istiyor, sabır istiyor, dua istiyor, güzel bakmanı, güzel görmeni, hayırlı evlat olmanı istiyor.

Facebook fotoğraf galerinizi tarıyor

Facebook sadece Facebook değildir. Kimimiz için can sıkıntısını atmak için bir araç, kimimiz için hayat memat. Aslında ise göründüğünden çok daha kurnaz, sinsi bir araç, tıpkı kuruluş hikayesindeki gibi. The Social Network‘ü izlemediyseniz, hemen öne alıp izleyin, daha iyi anlayacaksınız.

Son dönemde sinsiliği epey de derinleşti, Facebook’un eli uzadı, gözleri gerekenden fazlasını görmeye başladı. Sosyal Medya’nın (daha doğrusu Facebook’un) Klasik Medya’ya karşı hamlelerini Ahmet Usta “Medyanın Kara Deliğiyazısı ile çok güzel özetlemiş. Uzun ancak çok faydalı bir yazı.

Facebook’un Instagram’ı, WhatsApp’ı da satın alımları oldukça stratejikti. Özellikle WhatsApp’ı 19 Milyar Dolara satın alınca “O kadar eder mi ki, ne yapacak ki” diye sayıkladık, şaşırdık. Konuyla ilgili İsmail Hakkı Polat o günlerde blogunda yayınladığı yazıda özetle şunu kulağımıza fısıldıyordu: “Ödenen 19 milyarın çok ötesinde bir adım“. Bu hamlelerin reklamcılık dünyasındaki yankılarını ise “Facebook ve ötesiyazısında bulabilirsiniz.

Özetle Facebook’un eli, ayağı, kulağı, gözü pek rahat durmuyor. Daha fazla veri elde etmek, yorumlamak ve kullanıcılarına bir takım faydalar(!) sunabilmek adına sinsi hamlelere devam ediyor. Ben ise bu sinsiliğin geldiği noktayı çok küçük bir detay ile deneyimledim.

E-Bülten Kayıt

Yeni yazılarımdan haberdar olun